|
"IMF'ye
girecek olursak
bağımsızlığımız
gider!"
 Malezya'nın
Müslüman Başbakanı
Mahathir Muhammed
ile NPQ dergisi
adına Saudi Gazette'nin
yayımcısı Fehim
el– Hamid yaptı.
NPQ dergisinin 2001
yılında yayınlanan
2'inci sayısındaki
görüşmeyi önemine
binaen alıntılıyoruz.
(Yazının orijinal
başlığı: Küreselleşme,
Kudüs ve İslam'a
aykırı ilerleme
üzerine )
NPQ: Boyuna Malezya'ya
karşı uluslararası
bir fesattan söz
ediyorsunuz. fesat
yüzünden çıktığını
iddia ettiğiniz
bu iktisadi bunalımın
üstesinden gelmeyi
nasıl başarıyorsunuz?
MAHATHIR: Ben dört
değişik yönetim
döneminde yaşadım.
Sömürge döneminde
İngilizlerin yönetiminde
yaşadım; Malezya'yı
işgal ettiklerinde
Japonların yönetiminde
yaşadım; Japonya
benim eyaletini
ile üç başka eyaleti
Tayland'a devredince
Tay egemenliği altında
yaşadım. Sonra İngilizler
geri geldiler ve
biz, bağımsızlığı
elde etmek için
savaşıncaya kadar
askerî bîr yönetim
kurdular. Biz hep
yabancılar tarafından
ezildik. Dolayısıyla
benden, onları sevmemi
bekleyemezsiniz.
Elbette içlerinden
bazıları sonradan
çok iyi davrandılar,
Japonlar gibi. Bizi
eleştirmekten geri
durmamalarına karşın
çok yardımcı oluyorlar.
Ama batılılar, yalnız
İngilizler değil,
özellikle Amerika
Birleşik Devletleri,
Malezya konusunda
asla iyi bir lâf
etmedi. Bilmiyorum
neden? Onların yanlış
bir iş yaptıklarını
gördüğümüzde onları
eleştiriyoruz, ama
önce onlar bizi
eleştirdikleri için.
Bizim demokratik
olmadığımızı söylüyorlar.
Madem öyle, biz
de, onlar demokratik
olmayınca buna işaret
ediyoruz. Siz de
aynı şeyi yapıyorsunuz,
diyoruz, o kadar.
Döviz bunalımı örneğinde,
onlar olmasaydı
bunalım olmazdı;
çünkü biz çok güçlüyüz.
İktisaden, fînansal
olarak çok güçlüyüz.
Malezya'da insanlar
çok para biriktiriyorlar
her yıl GSYlH'nin
yüzde 30'u tasarruf
ediliyor. Her ay
İşçi Yardımlaşma
Kurumu için 1,5
milyar RM topluyoruz.
Çok paramız var.
Borç almıyoruz.
Japonya'dan azıcık
borç alıyoruz; ama
dolarla değil. Birkaç
ticari kredi dışında
dolarla borç almıyoruz.
Dolayısıyla ekonomimizin
gerilemesi için
hiçbir sebep yok.
Paramız var, büyük
bir ihracatçı ülkeyiz,
tüccar bir ülkeyiz,
dünyanın 18. büyük
tüccar ulusuyuz.
Paramız neden düşsün
ki? Düştüyse, kasten
saldırdıkları için
düştü. Saldırdıklarını
itiraf da ettiler.
Peki, bize bunu
niye yapıyorlar?
Biz onlara ne yaptık?
Bir de, IMFye gitmemizi
istiyorlar. IMFye
gidecek olursak
ülkemizin ekonomisini
ele geçirir; biz
ise, bağımsızlığımızı
yitiririz.
NPQ: IMFnin ilacının
sizi daha çok hasta
ettiğini söylemiştiniz.
MAHATHIR: Evet,
çünkü o sırada başbakan
yardımcısı maliye
bakanıydı ve IMF
başkanına çok yakındı.
Camdessus ona belli
önlemler almasını
salık verdi. Maliye
bakanım, onun öğüdüne
uydu. Sonuç olarak
ekonomi geriledi.
Onun üzerine, bu
yapılanları durdurmak
zorunda kaldım.
Biz böyle şeylerin
peşinden gidemeyiz;
kendi işimizi kendimiz
görmek zorundayız.
O yüzden döviz kontrolleri
koyduk. Bugün ekonominin
durumu çok iyi ve
dünya, iyi bir canlanma
sağladığımızı kabulleniyor.
Uluslararası yardım
peşinde değiliz,
IMF'den bir şey
istemedik. Japonya'dan
biraz borç para
aldık; hepsi bu.
NPQ: Malezya'nın
kendi ayakları üzerinde
durduğunu söyleyebilir
miyiz artık? MAHATHIR:
Evet, söyleyebiliriz.
Buna gücümüz var.
NPQ: Gelecekte yeni
fesatlara karşı
hazırlıklı mısınız?
MAHATHIR: Evet,
hazırlıklıyız. Elbette
her seferinde kazanacağımızdan
emin olamayız; ama
bu tür şeylerle
nasıl başa çıkılacağı
konusunda biraz
tecrübemiz var.
NPQ: Ülke çöküşe
bu kadar yakınken
bunalımı nasıl yönettiniz?
MAHATHIR: Bize
nasıl saldırdıklarını
inceledik. Bize,
paramızı alarak
ve satarak saldırıyorlar,
böylece paramızın
değeri geriliyordu.
Yapmamız gereken,
paramızın onların
eline geçmesini
engellemekti. Banka
sistemi aracılığıyla
bankalara şunu söyledik:
Yabancılara ait
herhangi bir parayı
herhangi bir başka
yabancıya aktarmayacaksınız.
Bu parayı, Malezya'da
bir şeyler satın
almak için kullanabilirsiniz;
ama aktaramazsınız.
Aktaramıyorsunuz,
kimseye satamayacak,
kimseye ödünç veremeyeceksiniz
demektir. Para alan
olmayınca satamıyorlar.
Bu kadar basit.
Ama bunu nasıl yapacağımızı
öğrenmek için, parayı
nasıl hileyle yönlendirdiklerini
incelememiz gerekti.
Bunu inceleyip,
paramızı satmalarını
engellemek için
bir yol tasarımlamak
biraz zamanımızı
aldı.
NPQ: Küreselleşmeyi
şiddetle eleştiriyor,
bizi yoksullaştıracağını
söylüyorsunuz. Küreselleşme
konusundaki felsefeniz
ne?
MAHATHIR: Bir felsefem
yok. Onların istedikleri
şey, her ülkenin
yabancı şirketlere
kayıtsız şartsız
izin vermesi. Genellikle
sınırlarımızı, iktisadî
çıkarlarımızı korumakta
kullanırız. Bugün
bir otomobil sanayimiz
var. Bir otomobil
sanayimizin olabilmesinin
sebebi, ithal malı
otomobillere çok
yüksek, yüzde 300'ü
bulan bir vergi
koymamızdır. Ayrıca
çok küçük bir vergi
taşıyan kendi otomobilimizi
üretiyoruz. O nedenle
bizim otomobilimiz
çok ucuz. Yapımının
epeyce pahalı olmasına
karşın ithal malı
otomobiller artı
vergiyle hâlâ rekabet
edebiliyor. Böylece
kendi otomobilimizi
üretebiliyoruz ve
bugün bu araba,
ülkenin en çok satan
otomobili. Yıllar
geçtikçe etkin hale
geldik. Artık otomobillerimizi
başka ülkelere ihraç
edip onlarla rekabet
edebiliyoruz. Ama
başlangıçta korumaya
ihtiyacımız var.
Diyelim ki hiç korumanız
yok, ithal malı
otomobillere vergi
yok. Onların otomobilleri,
milyonlarca otomobil
ürettikleri için
çok ucuz olacaktır.
Biz topu topu 250.000
dolayında otomobil
üretiyoruz. O yüzden
bizim maliyetlerimiz
daha yüksek, onlarınki
daha düşük. Küreselleşmede,
sınırları indirmek
zorundasınız. Onların
otomobilleri, içeri
girip bizim otomobillerimizle
rekabet edecek;
sanayimiz ise yok
olacak. Bunu bankacılıkta
da yapmak istiyorlar.
Bankalarının, içeri
girip bizim bankalarımızla
rekabet etmesini
istiyorlar. Onların
bankaları çok büyük.
Başka bankalarla
birleşip, gittikçe
daha büyük hâle
geliyorlar. Her
banka, Malezya'nın
kendisinden çok
daha zengin. Onların,
para kaybetmeye
aldırdığı yok. Burada
kaybettiler mi,
başka yerde telâfi
ederler. Bizim bankalarımız
açısından, örneğin,
faizi azaltmaya
çalışarak rekabet
edersek para kaybeder,
kapamak zorunda
kalırız. Bankayı
da onlar satın alırlar.
O zaman bütün bankalar
onlara ait olur.
Küreselleşmeden
anladıkları bu.
NPQ: Küreselleşmede
hiç mi olumlu bir
öge bulmuyorsunuz?
MAHATHIR: Yatırımların
içe akımı gibi bazı
olumlu öğeler var.
Bir sürü fabrikamız
var. Bazıları yabancılara
ait, yüzde 100'üne
yabancılar sahip.
Halkımıza istihdam
sağladıkları için,
fabrikaları getirmelerine,
imalât sanayilerini
burada kurmalarına
izin veriyoruz.
Ancak ürettiklerini
ihraç etmek zorundalar.
Bunlar yerel tüketim
için değil. Yerel
tüketim için satış
yapmak istiyorlarsa,
yerel ortaklarının
olması gerekiyor.
Ama yüzde 100 yabancıysanız
o zaman ihracat
yapmak zorundasınız,
ihracat yaptığınızda
yabancı para getirirsiniz.
ne yapacaksınız?
MAHATHIR: Onlara
karşı ısrarla şunu
savunduk: Küreselleşme
istiyorsanız, sınırları
kaldırmak istiyorsanız
bunu yavaş yavaş
yapmanız gerekir
ki, bizim de buna
uyum göstermeye
vaktimiz olsun.
Bankalarımızı, imalât
sanayimizi yetiştirin
ki, onlarla rekabet
etmeye gücü yetsin.
Şu var ki, onların
bankalarıyla rekabet
edebileceğini düşünmek,
bana zor geliyor.
Onların bankaları
dev gibi.
Kudüs ve Orta
Doğu Barışı Üzerine
NPQ: Orta Doğu
banş sürecine nasıl
bakıyorsunuz? Özellikle
Camp David görüşmelerinin
sonuçsuz kalışından
sonra?
MAHATHIR: Sadece
Arafat'ı destekliyoruz.
Onun şimdiden İsraillilere
yeterince ödün verdiğini,
dolayısıyla İsraillilerin
Oslo Barış Anlaşması
uyarınca Norveç'te
varılan anlaşmanın
koşullarını kabul
etmeleri gerektiğini
düşünüyoruz. Öte
yandan bütün Filistinliler
arasında da bir
birlik ihtiyacı
var. Aşırılığı değil,
çoğunluğun görüşünü
benimsemeleri gerekiyor.
"Anlaşmayacağız,
ateş etmeye, bombalamaya
devam edeceğiz."
diyemezler. Bu,
bizi bir yere götürmez.
En iyisi, anlaşmaya
varmak, bir Filistin
devleti kurmak,
sonra da o devleti
güçlendirmektir.
Bu devletin ticaretini,
sanayiini ve halkını
geliştirmektir.
Dünyanın her tarafında
Filistinliler var.
Akıllı insanlar.
Geri dönüp ülkeyi
yeniden inşa edeceklerdir.
NPQ: Camp David'deki
ana sorunlardan
biri Kudüs idi ve
Arafat, bu konuda
ödün vermedi. Kudüs
konusunda ne düşünüyorsunuz?
MAHATHIR: Kimsenin
Kudüs'ü kendi başkentleri
gibi görmesini kabul
edemeyiz. Elçiliklerin
oraya taşınmasını
kabul edemeyiz.
Tel Aviv'de kalabilirler.
Kudüs, Filistinlilere
ait olmalıdır. Kudüs'ün
yönetimini Yahudilerin
bazılarıyla biraz
paylaşabilirler.
Ama Kudüs Filistin'in
başkenti olmalıdır.
NPQ: Kudüs'ü, salt
bir Filistin sorunu
olarak mı, yoksa
bir Arap ya da İslâm
sorunu olarak mı
görüyorsunuz?
MAHATHIR: Bir İslam
sorunudur. Orada
üç dinin bulunduğunu
teslim etmemiz gerekiyor.
Orayı Filistin yönetecek
olsa bile Yahudilere
ve Hristiyanlara
açık ve çok liberal
olmalıdır.
NPQ: İsrail ile
diplomatik ilişkiler
kurmayı düşünüyor
musunuz?
MAHATHIR: İsrail
Filistinlilerle
barış yapıp buna
uyuncaya kadar düşünmüyoruz.
Bizim tavrımız hep
bu oldu.
NPQ: Irak konusundaki
tavrınız nedir?
Malezya'nın tavrı
konusunda zıt bilgiler
alıyoruz.
MAHATHIR: Burada
iki farklı şey söz
konusu. Birincisi
Irak hükümeti ya
da Saddam Hüseyin'in
rejimidir. Batı
rejime karşı; birçok
Arap ülkesi de onlara
karşı. Sorunlardan
biri bu. Bunu tartışma
konusu yapmıyoruz.
İrak'ın Kuveyt'i
istilâ etmeye hakkı
olduğunu düşünmüyoruz.
Ama öte yandan Irak
halkı ne olacak?
Onlar yanlış bir
iş yapmış değiller.
Onları neden cezalandıralım?
Çocuklar yiyecek,
ilâç bulamıyor,
ölüyorlar.
NPQ: Peki, bunun
sorumlusu kim? Rejim
mi, Batı mı?
MAHATHIR: Valla,
rejimi beğenmediğiniz
için rejimi suçlu
bulabilirsiniz.
Ancak gerçek şu
ki, yaptırımları
gevşetmek ya da
kaldırmak Batı'nın
elinde. Eski zamanlarda,
savaş yaparken kenti
kuşatır, halkı,
fare yemek zorunda
kalıncaya kadar
aç bırakır, sonra
da teslim alırdınız.
Bu eski zamanlardaydı.
Modern zamanlarda,
bir ülkeyi istilâ
etmek için, o ülkeyi
kuşatıp halkını
açlıktan öldüremezsiniz.
Bu yanlıştır. Uygarlığa
aykırıdır. O yüzden
yaptırımlar konusunda
çok kesin bir tavrımız
var. Irak'ın yöneticilerine
değil, halkına zarar
verdikleri için
bunlara karşı çıkıyoruz.
Bundan dolayı yöneticileri
suçlu bulabilirsiniz;
ama gerçek şu ki
Iraklıların kendilerine
zarar verirsiniz.
İlerleme İslam'a
Aykırı mı?
NPQ: Temmuzda Kuala
Lumpur'da yapılan
İslâm Ülkeleri Örgütü
dışişleri bakanları
konferansında Müslümanların
durumu konusunda
karanlık bir resim
çizdiniz. Neden
kötümsersiniz?
MAHATHIR: Çünkü
tarih boyunca, İslâm
imparatorluğunun
sona erdiği günden
beri, bir İslâm
ülkesini kalkındırıp,
onu bilgi, vasıf,
yetenek ve sanayi
kapasitesi sahibi
kılma yolunda ne
zaman bir çaba görülmüşse
hep bir girişim
olur; bir grup ortaya
çıkar, bunun İslâmî
olmadığını söyler.
Ve hükümeti düşürmeye
çalışırlar, insanlara
saldırıp öldürürler.
Çoğunlukla Müslümanları
öldürürler. Ne zaman
bu yolda bir çaba
görülse "Bunun
sonu lâikliktir."
demekte gecikmezler.
Oysa Müslümanlar,
şunu anlamak zorundalar
ki modern bilimi
reddedemeyiz. Aslında
Müslümanlar, bir
zamanlar bilimlerin
en ön safında yer
almaktaydılar. Peki,
şimdi tanınmış bir
Müslüman bilim adamı
duyuyor musunuz?
Şimdilerde, adını
duyduğunuz insanlar,
dinin yorumlarını
yapan insanlar.
Sonra aramızda tartışıyoruz,
"mürtet' olmuş
bir kişi öldürülür
mü diye? Dinden
ayrılmış bir kimseyi
idam edecek durumda
gerçekten olmadığımızı
bile bile bu konuyu
tartışıp duruyoruz.
Dinden ayrılmış
çok sayıda Müslüman
var; ama gidip onları
öldürmeye ne gücümüz,
ne yetkimiz var.
Tartışma salt akademik.
Ama bizim için gerekli
olan, bütün yeni
bilgiyi, vasıfları
ve sanayi kapasitesini
edinmektir. Önemli
olan şeyler bunlardır.
Bizim ülkemizin
bütün batılı ülkeler
kadar kalkınmış
olması gerekiyor.
Bunun olmaması için
de sebep yok; çünkü
Müslümanlar aptal
değiller. Yedi milyon
Müslüman hâlen Amerika'da.
Neden? Kendi ülkelerinde
iş göremiyorlar
da ondan. Beyinleri
var, ama kendi ülkelerinde,
onların vasıflarını
kullanacak kapasite
yok, çünkü kendi
ülkelerindeki tartışma
hâlâ, İslâmiyetin
şu ya da bu yorumunun
doğru olup olmadığı
konusunda. Din konusunda
kendi aramızda farklılıklar
buluyor, birbirimizle
savaşıyor, süreç
içinde daha zayıf
hâle geliyoruz.
Aslında düşmanlarımızın
işini yapıyoruz.
NPQ: İşlerin kötüye
gitmesine karşı
koyacak araçlarımız
var mı?
MAHATHIR: Şu anda
yok. Ama esas sorun
ruh haletimiz. Din
yorumundaki farklılıklar
üzerinde kılı kırk
yarmamalıyız. Bir
tek Tan rı'ya ve
Muhammed'in onun
peygamberi olduğuna
inandığını bildiren
bir kişiyi, Müslüman
olarak kabul etmeliyiz.
Bu, onu Müslüman
kılar. Biz kılı
kırk yararken, bizden
hoşlanmayanlar bizi
sıkıştırıyorlar;
biz ise hazırlanmıyoruz.
Dolayısıyla zayıfız.
Savaşmak istiyorsak,
düşmanlarımızdan
uçak satın almak
zorundayız. Ne de
olsa düşmanlarımız
bize en iyi silâhları
vermeyeceklerdir.
Asla! Kendi hava
araçlarımızı, kendi
tanklarımızı, her
şeyi yapacak kapasiteyi
geliştirmek zorundayız.
Kendi kendimize
güvenmek zorundayız.
Güvenebiliriz de.
Kapasitesi küçük
olan Malezya bile,
elektronik alanda
çok, çok ileri olabileceğini
kanıtladı. Ama biz,
hâlâ din yorumları
konusunda kavga
ediyoruz. Ufacık
şeyleri ayrıntılarıyla
tartışıyoruz. Savaş
olursa kazanamayız.
O yüzdendir ki,
kendimizi, burada,
Malezya'da güçlü
bir Müslüman cemaat
kurmaya adamak istiyoruz.
ULUSLARARASI KOMPLOLAR
(Arşiv)
"IMF'ye
girecek olursak
bağımsızlığımız
gider!"
Rusya'nın
11 eylül'ünü KGB
gerçekleştirdi.
"Türkeş
Humeyni'yi devirecekti!"
'93
Azerbaycan Darbesi
|